albert camus
aldous huxley
alıntı
alper canıgüz
anthony burgess
antoine de saint-exupery
ayfer tunç
barış bıçakçı
boris vian
burhan sönmez
cesare pavese
edebiyat
emile ajar
etgar keret
ferit edgü
franz kafka
fyodor dostoyevski
hakan günday
harper lee
hasan ali toptaş
haydar karataş
ihsan oktay anar
ilhami algör
irvine welsh
ivan gonçarov
j.d. salinger
jean-paul sartre
kitap
knut hamsun
mahir ünsal eriş
marquis de sade
mehmed uzun
mıgırdiç margosyan
murat uyurkulak
nikos kazancakis
notlar
oğuz atay
orhan pamuk
patrick suskind
rainer maria rilke
ray bradbury
sabahattin ali
sema kaygusuz
stanislaw lem
şule gürbüz
tezer özlü
tomris uyar
truman capote
vedat türkali
yusuf atılgan
27 Haziran 2015 Cumartesi
İşte o zaman ölüm düşüncesi gündelik yaşamımı kapladı. Ölümümle aramdaki yılları hesaplıyordum. Benim yaşımda ölmüş insan örnekleri arıyordum. Ve görevimi yerine getirmeye zaman bulamayacağım düşüncesi bana azap veriyordu. Hangi görev? Hiç bilmiyordum bunu. Açık konuşursak, yaptığım iş sürdürülmeye değer miydi? Ama sorun tam bu değildi. Gerçekten de, gülünç bir korku peşimi bırakmıyordu: İnsan, tüm yalanlarını itiraf etmeden ölemezdi. Tanrı'ya ya da temsilcilerinden birine değil, bunun üzerindeydim ben anlayacağınız gibi. Hayır, yalanı insanlara, bir dosta ya da örneğin sevilen bir kadına itiraf etmek söz konusuydu. Aksi halde, bir yaşamda saklı kalmış bir tek yalan oldu mu, ölüm bunu kesinleştirirdi. Hiç kimse bu konuda hiçbir zaman doğruyu bilemezdi, çünkü doğruyu bilen tek kişi, sırrının üzerine yatan ölünün kendisiydi.
Albert Camus
Düşüş
syf. 64-65
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder